Prof. Dr. Refik  Balay

DÜŞÜNME YOKSA, DOSTUN YOLUNDA TUTTUĞUN DAVA NEDİR?
12.06.2017

Prof. Dr. Refik Balay / Tüm Makaleleri

İnsanın yetkinliği, gelişme ve yükselmesi düşünmeye bağlıdır. İnsan bunları başaracak şekilde bir takım maddi ve manevi güçlerle doğar. Bu güçler ona gelişme ve yükselme yönünde büyük imkânlar sunarken, aynı zamanda düşünmenin anlamlı ve amaçlı olması için de ona büyük sorumluluklar yükler. "Onlar ki; ayaktayken, otururken ve yanları üzerine uzandıklarında Allah’ı anar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerine derin derin düşünürler. (Ve şöyle derler): Rabbimiz! Bütün bunları anlamsız ve amaçsız yaratmadın! Yücelikte eşsizsin! Bizi ateşin azabından koru” (Âli İmran, 191) ayeti, insanı Allah merkezli düşünmeye, yaratılış gerçeğini de anlama ve kavramaya çağırmaktadır. Bu çağrı öylesine anlamlı ve amaçlı ki sahibini bu dünyada aziz ederken, ahirette de sorumsuz düşünme ve davranmanın yol açacağı ateşin azabından kurtarmaktadır.

İnsan, hayatı inşa etmek üzere yeryüzüne gönderilmiştir. Hayatı inşa edecek insanın sahip olduğu en değerli meleke düşünmedir. İnsan, düşünme olmadığında bir et ve kemik yığınıdır. Mevlana: "İnsan düşünceden ibarettir, geriye kalan et ve sinirdir” derken bu gerçeği hatırlatmaktadır. Düşün(e)meyen insan, bilgi üretemez, bilgi üretmeyen insan, sorun çözemez. Sorun çözemeyen insan irade kullanamaz, irade kullanamayan insan hayatı inşa edemez. İlk insandan başlayarak bugüne kadar medeniyet yolunda kaydedilen büyük gelişme ve değişmelerin temelinde düşünme vardır. Bir fare, bir sincap veya aslan binlerce yıl önce ne yapıyorsa bugün de yine aynı şeyleri yapıyor. Oysa insan, binlerce yıl önceki insan değildir. Ondaki merak duygusu, iradeyi kullanma, bilgiyi arama ve eşyayı keşfetme istidadı onu bulunduğu yerden çok daha ötelere götürmektedir. İnsan yaşadıkça hayatı inşa ediyor, hayatı inşa ettikçe kendini yeniden anlamlandırıyor. Bütün bunlar düşüncenin eseridir. Mevlana: "A benim canım sen düşünceye itibar et, çünkü insan düşünceyle değerlenir, düşünceyle canlanır” diyor. Demek ki düşünen insan değerlidir. Değerli insan düşünen ve değer üreten insandır. Değer üreten insan canlıdır. Düşün(e)meyen insan bir ölüdür. Ölü bir insandan değer üretmesi de, hayatı inşa etmesi de beklenemez.

Yukarıdaki bilgilerden anlaşılacağı üzere insanın yüce konumu düşünen bir varlık olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu düşünme onu aynı zamanda sorumlu bir makama taşımaktadır. Bu sorumluluk insanı, düşünme üzerinden "doğru yola”, "doğru yol” üzerinden de gerçeğe ulaştırması gerekir. Mevlana’nın: "Fikir ona derler ki bir yol açsın, yol ona derler ki bir gerçeğe ulaşsın” sözü, düşünce, yol ve gerçek arasındaki koordinatları belirlemektedir. Bu koordinatlar daha geniş bir perspektifte hayatın merkezinde insanın, insanın merkezinde imanın, imanın merkezinde düşünmenin, düşünmenin merkezinde bilginin, bilginin merkezinde hakikatin, hakikatin merkezinde Allah’ın olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Tersinden ifade etmek gerekirse, Allah’tan kopuk bir hakikat, hakikatten kopuk bir bilgi, bilgiden kopuk bir düşünme, düşünmeden kopuk bir iman, imandan kopuk bir insan ve insandan kopuk bir hayat, olsa olsa bir cehennem hayatıdır.

Üstün ve onurlu vasfına rağmen ne yazık ki insan, modern zamanların aldatıcı ve insanlıktan uzaklaştırıcı düşünce akımlarına maruz kalmıştır. Deyim yerindeyse insan, düşüncesinden boğazlanmıştır. Düşüncesi boğazlanan insan, özüne yabancılaşmış, yüklendiği emaneti unutmuş, eşyaya tutsak hale gelmiş ve derin çıkmazlara sürüklenmiştir. İnsanı çıkmazlara sürükleyen şey, anlamdan, amaçtan ve sorumluluktan uzak düşünme biçimidir. Bu eksik, çarpık ve sorunlu düşünme biçimi insanı varoluşsal bunalımlara sürüklemekte, böylece kendisini tamamlamasına mani olmaktadır. Bu yüzden insanın uyanması için varoluşçu düşünmeye, varoluşçu düşünme için de okumaya yönelmesi gerekmektedir.

 

 

Konu insanın okumasına geldiğinde en kritik soru şudur: İnsan neyi okuyacak, nasıl okuyacak? Böylesine önemli ve hayati bir soruya Kur’an şöyle cevap veriyor: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan (embriyodan) yarattı. Oku! Kalemle yazmayı öğreten ve insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük ikram sahibidir” (Alak, 1-4).

Buna göre insan okumalı, varlık âleminde okunması gereken ne varsa onu okumalı ve bu okumayı Rabbinin adıyla yapmalıdır. Ancak bu okuma bir şeyin özüne, ruhuna vakıf olma, yaratılışın sırrını kavrama yönünde olmalıdır. Dünyanın, insanın, eşyanın, kâinatın nasıl, niçin yaratıldığını idrak edecek şekilde olmalıdır. "Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünemez” (Bakara 269) ayeti, hikmeti arama, hayırlı insan olma, temiz akılla düşünme ve öğüt alma arasındaki sağlam neden sonuç ilişkisini hatırlatmaktadır.

Çağımız insanının en temel sorunu tahrip ve tahrif olmuş bir akıldan beslenmektir. Bu akıl, kirlenmiş bir akıldır. Kirlenmiş akıldan iyi, saf, temiz bir düşünme üretmesi beklenemez. Böyle bir akıl, hikmetli düşünmeye kapılar açamaz. Çünkü bu akıl vahyi dışlamış, kutsalı yok saymış, yaratılışın özündeki sırrı unutturmuştur. Bu akılla düşünen insan, olay ve hadiselere yamuk bakmakta, malumat bilgisi içinde boğulmakta, çokbilmiş tavır ve çalımların yol açtığı modern cehalet ve hezeyanları görememektedir. Malumat/yüzeysel/sathi/eşya bilgiyle yoğrulan insan anlamıyor, anlamlandıramıyor, bilgiden ahlaka gidemiyor, kendini bulamıyor. Kendini bulamayınca, fıtratına yabancı kalıyor, Yaratıcısına yabancılaşıyor, bu yüzden mutlu olamıyor. Yunus Emre’nin: "İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen/Bu nice okumaktır. Okumanın manası kişi Hakkı bulmaktır” sözlerinde vurgulandığı gibi okumak kendini bilmeye, kendini bilme mana âlemine uzanmaya, oradan da Allah’ı bilmeye götürmelidir. Urfa’lı Kazancı Bedih tarafından seslendirilen, Furuği’ye ait "Yeter ey dil, nice bir lafz ile mana okuruz” gazeli, okumanın asli hüviyetinin ne ve nasıl olması gerektiği hususunda bize önemli ipuçları sunmaktadır:

"Karadan ağa dönüp ders-i dilara okuruz,

Mekteb-i aşka vardık, şimdi elifba okuruz,

Bülbüle sordum, neydi o günler okurdun her dem?

Dedi gül aşkına hoş nağme-i ra’na okuruz.

Güle sordum niçin bülbülü zar eylersin,

Dedi goncam açılsın diye esma okuruz.

Tûtiye sordum efendim nedir bu hâlınız?

Dedi inci gibi sözler dizip inşa okuruz.

Uykudan gözlerimi açamazdım evvel,

Şimdi uyku yerine şi’i-ri muâlla okuruz.

Furuği medrese tahsilini ikmal ettin,

Yeter ey dil, nice bir lafz ile mana okuruz”.

Bunun tersi bir okuma beyhude bir okumadır. Beyhude bir okuma parçayı verirken bütünden kopartır, sahibine bir şeyi öğretirken onu her şeyin cahili yapar. Bugün eğitim ve yetiştirme adı altında yürütülen faaliyetler insanın anlamlı, amaçlı ve sorumlu düşünmesini güçlendirmemekte, tam tersine zayıflatmaktadır. Üretim ve verimliliğin temel bir değer haline geldiği günden beri bireyler, ekonomik eksenli düşünme ve davranmaya yöneltilmiş, insanlar arası ilişkilerde hesapçı davranış özendirilmiş, her yol ve yöntemde "gemisini yürütenin kaptan olacağı” zihinlere yerleştirilmiştir. İnsanın getirildiği bu nokta, esas itibariyle insanın bozulduğu, özünü yitirdiği, tasavvurunun çarpıtıldığı, şahsiyetinin bitirildiği yerdir. Şahsiyet olamayan, özgün düşünemeyen, doğru ve yanlış bilgiyi birbirinden ayırt edemeyen, insandan geriye heva ve hevesiyle hareket eden, taklitçi, bencil, ikiyüzlü, menfaatperest, yıkıcı ve sorumsuz bir insan tipi türemiştir.

Oysa insan düşünceyle yoğrulmalı, şuuru açık olmalı, peşin hükümler çeperinden kurtarılmalı, korku zincirlerini kırmalı, sükûta değil konuşmaya davet edilmeli, seçici eylemler yoluyla uyanışa hazır hale getirilmelidir. Eğitim ve yetiştirmede en önemli amaç, bireyi bilgilendirme olmalıdır. Ancak bu bilgilendirme, bireyi derin düşünceyle buluşturmalıdır. Bireyi derin düşünmeye yöneltmeyen bir eğitim, çocuğa yüzeysel bilgi verir. Bu tür bir bilgi şahsiyetin oluşumuna engel olur. Bu yolla yetişen bireyler, bilinçsiz yığınlar haline gelir. Düşünce eğitimi açısından bilgi gereklidir. İnsanın köleliğe giden yolu bilgi ile kapatılmalı, şahsiyetin kurulup şuurun uyanık tutulması gerekir. İnsan önce düşünceyle kendini kurar. Düşünce ile kendini kuran insan kâinata uzanmaya başlar. Bu yolla hem dış âlemi hem de iç âlemini anlamaya, açıklamaya ve yorumlamaya başlar (Tozlu, 2003).

Oysa günümüzde bilgi, tek boyutlu, eşya bilgisiyle sınırlandırılmıştır. Bu bilgi, insanı çevreleyen, varlık âlemini madde ile sınırlandıran, insanın uzanacağı âlemleri görmezden gelen bir bilgidir. Mevlâna, bir rubaisinde insana hitaben: "Sen toprak üzerine kendi nakşını işledin, (her yeri teknolojiyle donattın) ama ne yazık ki, kendi aslını unuttun.” der. Peyami Safa ise: "Ey insan! tarihin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuvarlarında aradığın, incelediğin, oyduğun, sırrını deştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok!” serzenişinde bulunur (Can, 2012).

Öte yandan bu tek boyutlu bilgi, kaynak itibariyle dünyevi-aklidir. Bundan dolayı insanın nihai yorum ve açıklanışında yetersizdir. Bu bilgiden hareketle dünyayı aşan tarafımızı izaha kalktığımızda, nesneler dünyasından ibaret bilgi, çocuksu bir seviyede kalmaktadır. Bu yüzden, insani ve hayati sorunlarımız çözülememektedir. O halde çözüm; aydınlatıcı bilgi, ferahlatıcı bilgi, yani marifet bilgisinin ruha yayılmasında; insanın durduğu yer ile eşyanın olması gereken yerin doğru tayininde düğümlenmektedir (Tozlu, 1994).

Bugünkü eğitim sistemi düşünen insanlar yetiştirememektedir. Kendileri düşünmeyen insanlar, ruhlarını ve beyinlerini başkalarına ayarlı hale getirmektedir. İç dünyaları öldürülen ve hürriyetleri gömülen bu insanlardan uyanma, sıçrama, orijinallik, şahsiyet ve şuur beklemek hayaldir. Oysa eğitimin birinci amacı insanı bağımsız hale getirmektir. İnsanı bağımsız hale getirmedikçe hem kendi derdiyle hem de başkalarının derdiyle dertlenen, doğru ve hür biçimde düşünen insanlara sahip olmak mümkün değildir. Diğer yandan bilgilenme düşünce eğitiminin bir parçası olarak görülmelidir. Evrendeki sürekli yenilenme ve değişme de sürekli bilgilenme ve yenilenmeyle paralel gerçekleşmektedir. Sürekli değişme ve yenilenmenin olduğu bir dünyada ezber bilgisine, taklide yer yoktur. Bunun için araştırmacı bir kimliğin eğitimle kazandırılması zorunludur. Düşünce eğitimi, sürekli araştırma, inceleme, sorma ve cevaplama süreçleri ile beslenir. Urfalı gazelhan Kazancı Bedih’in davudi sesiyle seslendirdiği Âşık Şem’i’nin aşağıdaki gazeli, düşünme/tefekkür ile uyanmak/uyandırmak isteyenlere önemli varoluşsal sorular sunmaktadır:

"Ben beni bilmem neyim,

Dünya nedir, ukbâ nedir?

Söyleyen kim, söyleten kim?

Aşk nedir sevda nedir?

Mey nedir saki nedir?

Mecnun nedir leyla nedir?

Kimse idrak eylemez bu âlem-i eşya nedir?

Gül dırahtında (ağacında) kuru feryâd ile kâm (mutluluk) isteyen,

Ölmeden dostun yolunda tuttuğun dâva nedir?

Takılıp zincir-i aşka divâne oldunsa eğer

Halkı tâciz eyleyip senden sana şekvâ nedir?

Şem’i gibi izhar olur her kimde var ise envâr-ı aşk

Aşikâre yanmalı, âşıklara ihfa nedir?

Vâkıf oldunsa eğer "kâlü-belâ” esrârına

Maksûdun ancak rızâdır cennet-i âlâ nedir?

Kaynakça

Can, H. (2012). Milli Eğitimin neresindeyiz? İstanbul: İkinci Adam Yayınları.

Tozlu, N. (1994). Eğitim sistemimizin insan anlayışı, bilgi, muhteva ve metod açısından bir tahlili. Van: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi,Türkiye I. Eğitim Felsefesi Kongresi, 5-8 Ekim, 155-171.

Tozlu, N. (2003). Eğitim problemlerimiz üzerine düşünceler. (2. Baskı), Ankara: Mikro Yayıncılık.

TANITIM FİLMİ
Hava Durumu