Prof. Dr. Refik  Balay

KENDİNİ BİLME HALİNDEN, İNSANI YAŞATMA İDEALİNE YÜRÜYÜŞ*
31.01.2017

Prof. Dr. Refik Balay / Tüm Makaleleri

KENDİNİ BİLME HALİNDEN, İNSANI YAŞATMA İDEALİNE YÜRÜYÜŞ*

Değerler İnsanın Yeniden İnşasıdır

Değerler iyi ve kötüyü, güzel ve çirkini, doğru ve yanlışı, kalıcı ve geçici olanı tanımladığı için daha küçük yaşlardan itibaren ailede anne ve babalar tarafından, okul çağında ise öğretmenler tarafından çocuklara kazandırılmalıdır. Değerler, anın zevkiyle hareket eden insana yarının sevabını, dünyevileşen zihne ahiret yurdunu, kabukla uğraşan insana özünü, bedenine gömülen insana ruhunu, aklın bilgisiyle yetinen insana, kalbin hikmetini hatırlatan iç takviye mekanizmalarıdır. Değerler, dışını imar ve inşa edecek insanın içini imar ve inşa eylemidir. Zira içini düzeltmemiş bir insanın dışını ve çevresini düzeltmesi mümkün değildir. Değerlerini yitiren bir insan kendine yabancılaşır, kendine yabancılaşan insan görevlerini unutur, görevlerini unutan insan sorumsuz olur, sorumsuzlaşan insan yıkıcı olur, yıkıcı hale gelen insan başta kendisine olmak üzere ailesine, ülkesine ve insanlığa zararlı bir unsur haline gelir.

Değer kazandırma sürecinin etkin şekilde işlemediği bir aile ve okul sisteminde erdemli insanların yetişmesi mümkün değildir. Erdem, iyilik üretmek ve ürettiği iyiliği topluma yaymaktır. Erdem, doğruluk, dürüstlük, yardımseverlik, alçakgönüllülük, iyi yüreklilik, ölçülülük, bilgelik, yiğitlik gibi ahlakın övdüğü ve ahlaklı olmanın gerektirdiği niteliklerin ortak adıdır. Erdem, Yunus Emre’nin kendini bilme olarak adlandırdığı olgunluk hali, insani değerleri yaşatma idealidir (Balay, 2009). Burada kullanılan anlamıyla erdem, kişinin hayatını bilinçli olarak temel insani değerler etrafında yaşaması, başka türlü davranmaya zorlandığında bile doğruyu yapmaktan asla vazgeçmemesidir.

 

Erdemli insanların yetişmediği bir toplumda, şefkat ve merhamet duyguları körelir, acıma hissi yok olur, insan hakları ihlalleri yaşanır, suç işleyenlerin sayısı artar, şiddet yaygınlaşır, güvenlik sorunları artar, beşer olarak dünyaya gelen insanın, insan olmak ve insan kalmak şartları giderek zorlaşmaya başlar.

Değerler olmadan ahlak, ahlak olmadan şahsiyet, şahsiyet olmadan iyi davranışlar kalıcı hale gelemez. "İyiliği emredecek, kötülükten sakındıracak” insanın değerler seti daha anne karnında iken yapılandırılmalı, aile ve okul bu değerleri kale gibi sağlamlaştırmalıdır. Yapılması gereken en önemli şey, insanı fıtratına uygun yetiştirmektir. İnsan çift kutuplu bir varlık olduğuna göre onu aklı ve gönlüyle, bedeni ve ruhuyla, bugünü ve yarınıyla, dünyası ve ahiretiyle birlikte ele almak gerekir. İnsanı zeka yönünden geliştirirken, onu ahlak ve fazilet yoksunu hale getiren bir eğitim ve yetiştirme sistemi kendi bindiği dalı kesiyor demektir. İnsan yetiştirme sistemini sade bir zekâ geliştirme süreci olarak görmemek gerektiğini ileri süren Ali Fuad Başgil’e göre de okulun temel görevi karakteri eğitmektir. Gençlerin ruh terbiyesi üzerinde duran ve bu terbiyenin okullarda yeterli seviyede verilmediğinden şikâyet eden Başgil (2011):

"Gönül isterdi ki, mekteplerimiz, ilkinden yüksek tahsilin sonuna kadar, derece derece gençlere öğrenme ve yetişme yolunda emniyetle yürümenin usûlünü öğretsin; çalışıp mavaffak olmanın sırrını göstersin. Mektep bilgi imâl eden (üreten) bir fabrika hâlinde çalışmasın ve gençlerin yalnız zekâları üzerinde kalmasın, irâdeleri üzerinde de dursun ve onların ruhî terbiyelerini yapsın, çünkü insanın kıymet ve kuvveti, bilgisinin genişliğinde olmaktan çok, benliğine sâhip ve irâdesine hâkim olabilmesinde; iyi huylarında ve ruhî terbiyesindedir.” demektedir.

Bu ruhla yetişen bir çocuk cesareti, sadakati, saygıyı, adaleti, azimli olmayı, sebatı, soğukkanlılığı ve iffetli olmayı bir değer olarak öğrenir ve onu kişiliğinin merkezine koyar. Bu değerlerin arka planında toplum desteği bulundukça korunması ve yaşatılması daha kolay hale gelir. Bütün insani değerler vazgeçilmezdir, ancak doğruluk/dürüstlük, sadakat, adalet, saygı, cesaret, sevgi ve zarafetten oluşan yedi değerintemel insani değerler olduğu ve insan ilişkilerinin evrensel koordinatlarını belirlediği söylenebilir (Balay, 2016):

Doğruluk/Dürüstlük

Doğruluk, bir insanın insan olma kapasitesini doğrudan ortaya koyan en açık değerdir. Şahsiyeti sağlam fertlerden oluşan bir aile ve toplum oluşturmada doğruluk başlangıç noktası olarak kabul edilmelidir. Çocuklar dürüst olmanın rol modelliğini en yakında olan anneler-babalar ve öğretmenlerden görmelidirler. Doğruluğu besleyen en önemli gösterge tutarlı söz ve eylemdir.

"Cümleler doğrudur, sen doğru isen,

Doğruluk bulunmaz sen eğri isen

Diyen Yunus Emre, doğru insanın doğru sözlü olacağını, eğri insandan doğru davranış sadır olamayacağını haber vermektedir. Buna göre söylem ahlakı ile eylem ahlakını birleştirmeyen insanlar tutarlı olamaz. Tutarlı olamayanlar, inandırıcı olamaz. İnandırıcı olamayanlar güven veremez. Güven vermeyenler sadakat bekleyemez. Çünkü insanlar doğru olduğuna inandıkları insanlara güvenirler, güvendikleri insanlara da sadakat gösterirler.

Doğruluk ve dürüstlük yüce Allah’ın üzerinde öncelikle ve en çok durduğu erdemlerin başında gelmektedir. Bu gerçek, Kur’an’da: "Ve deki; Rabbim! Girdiğim her yere doğruluk ve dürüstlükle girmemi, çıktığım her yerden doğruluk ve dürüstlükle çıkmamı sağla; ve yüce katından beni (bu hususta) başarılı kılacak etkin bir güçle destekle” (İsra, 80) nidasıyla ortaya konmuştur. Aynı şekilde hayat, ölüm ve diriliş arasındaki neden-sonuç bağını, "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” diyerek net biçimde ortaya koyan Peygamberimiz (s.a.v)’in kutlu sözünü de bu eksende düşünmek gerekir. O halde hayatı boyunca erdemli yaşayıp girdiği her yere doğrulukla giren, çıktığı her yerden de doğrulukla çıkmayı başaran insan, son nefeste de doğrulukla ölen, doğrulukla mezara giren ve doğrulukla mezardan çıkarak mahşer meydanına yürüyen insandır.

Söylem ahlakı ile eylem ahlakını şahsiyetinde mezceden Peygamber Efendimiz (s.a.v), Daha Peygamberlik görevi verilmeden önce doğruluğu ile dost-düşman herkesin güvenini kazanmış ve herkes tarafından "Muhammed-ül Emin (Güvenilen Muhammed)” övgüsüne mazhar olmuştur. O, tutarlı davranış sistemi üzerinden doğruluğu, doğruluk üzerinden güveni, güven üzerinden de sadakati modelleyen öncü insanların başında gelmektedir. "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud, 112) emrine muhatap olduğunda bu emrin ağırlığı altında öylesine ezilmiş ki, "Beni Hûd Süresi ihtiyarlattı” diyerek, doğruluğu yaşama ve yaşatmada yüklendiği sorumluluğun ne denli ağır olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Sadakat

Genel olarak sadakat bir kişiye, bir düşünceye, bir ideale adanmaktır. Sadakat, kime, neyden dolayı, niçin bağlılık duyacağımızı ve bu konudaki sorumluluklarımızı hatırlatır. Bir insan olarak en büyük sadakat hiç şüphesiz bizi yoktan var eden ve bizi sayısız nimetlerle taltif eden Allah’a yapılmalıdır. Onun âlemlere rahmet (rol model) olarak gönderdiği Peygamberine sadakatin kaynağı da hiç şüphesiz yine Allah’tır. "De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun/uyun ki (bağlılık gösterin ki) Allah da sizi sevsin” (Âl-i İmran, 31).

Dava’ya sadakat de, Allah’a sadakatin bir parçasıdır. Bunun en güzel örneğini de yine Hz. Peygamber (s.a.v) ortaya koymuştur. Düşmanlar amcasına gelerek onu, İslam ve Kur’an davasından vaz geçirmek istediklerinde; "Ey Amca! Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vaz geçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar ya da ben bu yolda yok olur giderim” diyerek davaya sadakatte nasıl bir tavır ortaya koymak gerektiğini net biçimde ortaya koymuştur.

Davaya sadakatte tarihi bir örnek de Hz. Ebubekir Efendimize aittir. Peygamberimiz (s.a.v) Mirac mucizesini anlatmak için tüm Mekkelileri Kâbe’ye toplamıştı. Onlara gecenin bir kısmında bir aylık mesafedeki Kâbe’den Kudüs’teki Mescidi Aksa’ya gittiğini, oradan da göklere çıkarılarak Allah’ın bazı ayetlerine mazhar olduğunu söylediğinde tüm müşrikler büyük tepki ortaya koymuşlardır. O güne kadar Peygamberimizin yanında sarsılmaz bir sadakatle duran Hz. Ebubekir’in bu olayla birlikte şüpheye düşeceğini, hatta "böyle bir şey olamaz” diyerek Peygamberi yalnız bırakacağını düşünerek durumu Hz. Ebubekir’e anlattılar. Hz. Ebubekir müşriklere sordu: "Bu anlattıklarınızı kim söylüyor?”, onlar da "Muhammed söylüyor” dediler. Hz. Ebubekir, onlara dönerek şu tarihi cevabı verdi: "O söylüyorsa doğrudur.” Bu olay, davanın lideri itibarsızlaştırılıp, yalnız bırakılmak için amansız iftira, saldırı ve algı operasyonlarına uğratıldığında bir Ebubekir sadakati ile ona bağlanmayı ve sarılmayı anlatması bakımından fevkalade önemlidir.

Allah ve Peygamberinden sonra sadakati hak eden kişiler olarak anne ve babayı saymak gerekir. Dünyaya gelmemize vesile olan, küçük yaşlardan itibaren bizi büyük fedakârlıklarla büyüten, bizim iyi birer insan olmamız için maddi ve manevi bütün imkânlarını seferber edenler onlardır. "Onlara öf bile deme” (İsra, 23), ilahi emri anne ve babaya sadakatin ne denli önemli bir değer ve davranış olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Sadakat gösterilecekler listesinde yer alması gerekenler içinde öğretmenlerimizi de unutmamak gerekir. Eğitimin en alt kademsinden en yüksek olanına kadar bilgiyi ahlakla harmanlayarak bizde pozitif yönde değişim ve dönüşüm meydana getiren öğretmenlerimiz, sadece iyi bir insan değil, aynı zamanda iyi bir yurttaş yetiştirmenin de öncüleri sayılırlar. Hz. Ali’nin "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” veciz sözü, bilgiyi ahlakla buluşturan öğretmenlerin hak ettiği değeri anlatmaktadır.

Çocuklarımıza daha küçük yaşlardan itibaren vatana sadakati de öğretmemiz gerekiyor. Zira kutlu sözde "Vatan sevgisi imandandır” buyuruluyor. Vatan, her türlü değerin yaşandığı ve yaşatıldığı toprak parçasıdır. Vatan elden gittiğinde yaşayacak ve yaşatacak bir değerimiz kalmaz.

Cesaret

Cesaret, tehlikeli ve zor işlere girmekten korkmamak, yiğitlik, gözü peklik demektir. Cesaret aynı zamanda temel ilke ve değerlerin arkasında sımsıkı durmak, prensiplerinden taviz vermemek ve davranışlarının tüm sonuçlarını açık yüreklilikle ve bahane üretmeden kabul etmek demektir.

Erdemli toplum, cesur insanların yaşadığı bir toplumdur. Bu toplumda insanlar zor ve riskli işlere girmekten çekinmezler, sabır ve özveri gerektiren meselelerle mücadele ederler, zorluklara göğüs gererler, ideallerini gerçekleştirme yolunda önlerine çıkan tüm engelleri yenerler, kendilerini var eden değerleri yaşatma ve geleceğe taşımada azimli, kararlı ve tavizsizdirler. Çocuklarımız cesarette rol model olan şahsiyetleri "yaban ellerde değil”, kendi tarih ve kültürümüzde bulmalı, onları örnek almalıdırlar.

Cesur insanlardan müteşekkil bir toplum, cesur liderleri başa getirir. Çünkü "nasıl iseniz öyle yönetilirsiniz” diyor iki cihan Peygamberi. Cesur liderler topluma durmadan cesaret aşılar. Korkuyu korkutan liderlerin öncülüğünde cesur bir halk yetişir, cesur halk özgüveni yüksek kahramanlar yetiştirir. Kahraman yığınlar, "bugüne kadar halkın gücü üzerinde ben bir güç tanımadım…” diyen Başkomutanın emriyle 15 Temmuz darbe ve işgal gecesinde sokaklara, meydanlara yürür. Tankların ve uçakların üstüne atılır. Köle olmayı kabul etmez özgür olur. Nesne olmaz, özne olur. Tarihe maruz kalmaz, 15 Temmuz gecesi yeniden tarih yazar.

Saygı

Saygı, insanın değerli kabul edilip, buna göre muamele görmesidir. Saygıyı besleyen en önemli kaynak, evde anne-baba davranışı, okulda ise öğretmen davranışıdır. Anne-babadan evlada, öğretmenden öğrenciye yansıyan saygı, öncelikle öğrencinin özsaygı duygusunu harekete geçirir. Çocukların özsaygı duygusunu törpüleyen her hareket, güçlü şahsiyet olma yolunda bir engeldir. Çocukların fıtrat ve ihtiyaçlarını göz ardı ederek onlarla münasebette bulunmak, onların mana dünyalarına yabancılaşmak, şahsiyetlerini deforme edecek tarzda zorlamak, onları özne şahsiyetler değil, nesne şahsiyetler olarak görmek; etken değil, edilgen hale getirmek saygıyı yok eden hususlardır. Çocuklar, Allah’ın anne-babalara birer emanetidir. Çocuklarını, kendilerinin özel mal varlıkları olarak gören anne-babalar ile onlara nesne muamelesi yapan öğretmenler, onlardaki özsaygının faal hale gelmesine mani olurlar. Özsaygısı zayıf olan çocuklar büyüdüklerinde başkalarına saygı duymayan kaba insanlar olurlar. Çocukların anlam dünyasına hitap etmeyen, potansiyellerine sınır koyan, zekâlarını standartlaştıran, farklılıklarını göz ardı eden mekanik eğitim süreci öğrencilerin özsaygı duygusunu aşındırarak, kendileri ve başkaları hakkında iyi şeyler düşünüp hissetmelerini engeller. Çocukların seçme ve tercih yapma haklarına saygı duymak, ilgilerini yabana atmamak, yaptıkları ile ilgili geri bildirimler vermek, onlar için rahat ve kolay ulaşılabilir olmak ve yansıtıcı dinleme, öğretmenin öğrenciye her gün defalarca gösterebileceği somut saygı örnekleridir. İyi bir öğretmen, öğretme çabasına saygıyı ortak eden öğretmendir. Eğitimciler, çocukların güçlü bir itibar duygusuna sahip olduğunu, bunun korunması için öğrenciye saygıyla yaklaşmak gerektiğini ifade ederler.

Sevgi

Sevgi; sevme hissidir, aşktır, muhabbettir. Eğitimde çoğu yerde ilgi ve sevgi iç içedir. İlgi, bir şeye karşı duyulan merak, temayül, alaka anlamlarına gelir. "Yaşadığın dünyaya bak; Yüce Allah, hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş ki? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edersin?” diye soran Mevlana şüphesiz sevgisiz bir hayatın insana acı çektirmeden öte bir şey vermeyeceğini ifade etmektedir. Bu yüzden daha küçük yaşlardan itibaren bütün yaratılmışlara sevgiyle nazar etmeyi öğretmek gerekir. "Yaratılanı severim Yaratandan ötürü” diyen Yunus, sevginin kaynağının Allah olduğunu hatırlatmakta, insan sevmeyen birinin Allah’ı da sevemeyeceğini ifade etmektedir.

Sevmeyi, eğlenmeyi ve öğrenmeyi birleştirmeyen bir okul sistemi eğitim sürecini anlamsız kılar. Keyif alınmadan yürütülen her faaliyet öğretmeni yalnızlaştırır. Sevgi olmadığında ilgi, ilgi olmadığında ise, yaptığınız işten zevk alamazsınız. Öğretme işini keyifsiz yapan bir öğretmen, öğrenirken sıkılan bir öğrencinin zihni öğrenmeye kapalıdır.

İlgi duymak sevmektir. Sevmek karşıdakini umursamak, önemsemektir. Birini önemsediğimizde onun bize iletmeye çalıştığı mesajı gerçekten duyar ve hissederiz. Yazı yazmayı yeni yeni sökmeye çalışan küçük bir çocuk gördüğümüzde, parmaklarımızın ona yardım etmek ister gibi kıpırdadığını, okumaya yeni geçen bir çocuğun okuyuşuna farkında olmadan eşlik ettiğimizi ya da yeni yürümeye çalışan bir bebeğin ilk adımlarını atışına gösterdiğimiz ilginin kaynağı sevgidir. Sevgi içimizdeki yaşama ve yaşatma enerjisinin Yüce Yaratan’dan bize, bizden de insanlara akıp, onlara hayat vermesidir. Başta insanın canı olmak üzere sahip olunan tüm varlık bu sevginin yeşermesi, daim ve kaim olması için seferber edilmelidir. "Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci mercan da nedir? Bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra” diyen Mevlana, maddi zenginliğe ram olmuş, ancak sevgiden yoksun bir hayatın anlamsız ve kaybedilmiş bir hayat olduğunu anlatmaktadır.

Adalet

Adalet, herkesin hakkına riayet etme, hakkını verme, zulüm ve eziyet etmeyip herkes hakkında doğru hüküm vererek hakkı yerine getirme duyarlılığıdır. Allah’ın "El-Adl” isminden neşet eden adalet, zulmün panzehridir. "Allah zalimleri sevmez” (Şura, 40, Âli İmran, 57) ilahi fermanı, "Şüphesiz Allah adaleti ve iyilik yapmayı emreder” (Nahl, 90) ilahi fermanıyla birleştiğinde "Adalet mülkün temelidir” tecrübesi ortaya çıkar. Buradaki mülk devlettir. Adaletle yönetilen bir ülkede zulüm olmaz. Adaletin olduğu bir memlekette mülk, yani devlet adil yöneticilerin elindedir. Böyle bir memlekette sadece insanların değil, hayvanların dahi hukuku güvence altındadır. Merhum Mehmet Akif, bu gerçeği;

"Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de âdl-i İlahi sorar Ömer’den onu!

Diyerek veciz bir şekilde dile getirmektedir. Kız çocuğunu diri diri toprağa gömerken hiçbir sorumluluk duymayan taş kalpli Ömer’den, Dicle’nin kenarında aşırılan bir kuzudan dahi sorumluluk duyan Hz. Ömer olmak için adalette kılı kırk yarmak gerekir. "Sorumluluktan korkuyorum, keşke insan yaratılmasaydım” diyen Hz. Ömer ve ancak onu rol model alanlar adalette kılı kırk yararlar.

İnsanları amaç değil, emellerimize hizmet eden araçlar olarak görmek, onları başlarına ve omuzlarına basılacak sıçrama tahtaları olarak değerlendirmek, onları yanıltmak, kandırmak manipüle etmek, olaylar karşısında karar verirken, ülke ve milletin çıkarından çok, öncelikle kendi çıkarını düşünmek, kendimizi karşıdakinin yerine koymak anlamındaki empatiden yoksun kalmak adalet değil, şüphe götürmez bir şekilde zulüm üretir. Zulüm üreten insan kendini ve çevresini tüketir.

Zarafet

Zarafet incelik, asalet, itibar, fazilet ve tahammül kavramlarıyla yakından ilgilidir. Zarafet, kişinin davranışlarındaki sadelik, incelik ve hoşluktur. Zarafet, bir zorlama olmaksızın kişinin içinden gelerek ortaya konan güzel, çekici, ince davranıştır. Birçok insanın baskı, korku, öfke ve öç alma duygusu baş gösterdiğinde zarafetten koptukları bilinen bir gerçektir. O yüzden bir baskı, tehdit veya zorluk karşısında, zarafeti korumak büyük meziyettir. Kendisini kuyuya atan kardeşlerinden öç almak bir yana, onları affederek "Gidin bugün size kınama yoktur” diyen Yusuf Peygamber ile Mekke’yi fethettiğinde onu yurdundan çıkaran ve ona sayısız işkenceler yapan Mekke’lilere dönüp "Gidin serbestsiniz, bugün size Yusuf’un dediğini diyorum” diyen Kutlu Nebi’nin tavır ve davranışları zarafetin zirve örnekleri olarak görülmelidir.

Zarafet, içimizdeki yabanlıkları dizginlemektir. Zarafet, kişiden gidince nezaketsizlik baş gösterir. Nezaketsizlik, estetik düşünme ve davranmayı erteler. Kişideki zarafet yoksunluğu, öncelikle kişinin kendine zarar verir. Toplumdaki zarafet yoksunluğu ise, güzelliğin ve iyiliğin sosyal koordinatlarını bozar. Zarafet, insandan insana anlamlı bir bakış, nazik bir merhabadır. Zarafet, tam zamanında gülümseme, tam zamanında gönül almadır. En nihayetinde zarafet, insan olma halidir. Daha fazla insanlaşma çabasıdır. Daha fazla insanlaşma çabasında emeği geçen herkese teşekkür, "Biz, gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık” (Tin, 4) diyen Rab’be sonsuz şükürdür.

 

Kendini Bilme Halinden, İnsanı Yaşatma İdealine Yürüyüş

İnsanlar gibi kültürler de değer üretir. Yukarıda geçen yedi temel değer kültürümüzde fazlasıyla mevcuttur. Biz tarih boyunca doğruluğu, sadakati, adaleti, cesareti, saygıyı, sevgiyi ve zarafeti üretmiş, yaşamış ve yaşatmış olan güçlü bir gelenekten geliyoruz. Son 250 yıldan beri bizi var eden ve yaşatan değerlerimizde bir kırılma ve pörsüme hali yaşandı. Bundan dolayı hem millet hem de ümmet olarak büyük sarsılmalar yaşıyoruz. Görevimizi ihmal sadece bize değil, insanlığa da acılar çektiriyor. "Peygamber size şahit ve örnek, siz de insanlığa şahit ve örnek olasınız diye sizi ölçülü/dengeli bir millet/ümmet yaptık” (Bakara, 143) diyor Yüce Mevla. İnsanlığın kurtuluşu bizim kurtuluşumuzdan geçiyor. Bizim kurtuluşumuz ise Allah’ın yaşatılmasını emrettiği değerleri yeniden ihya etmekten geçiyor. Geçmişten geleceğe bu değerleri yeniden ihya etmemiz gerekiyor. Kendini bilme ve insanı yaşatma idealimiz canlı olmadıkça bu dünyayı değiştiremeyiz. Ya doğruluğu, sadakati, adaleti, cesareti, saygıyı, sevgiyi ve zarafeti ve diğer tüm erdemleri yeniden ihya edip bu dünyanın sultanı oluruz, ya da bunları ihya etmeyip sulta altına gireriz. "Mutlu son Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket edenlerindir” (Kasas, 83).

----------------------------------------

*Bu yazı, Balay, R. (2016). Kendini Bilme Halinden, İnsanı yaşatma İdealine Yürüyüş Yerli Düşünce, 23, 22-27 sayısında yayımlanmıştır.

 

TANITIM FİLMİ
Hava Durumu