Prof. Dr. Refik  Balay

MODERNİTE Mİ? MODERNFİTNE Mİ? *
06.10.2016

Prof. Dr. Refik Balay / Tüm Makaleleri

17. Yüzyılda başlayan, 20. Yüzyılda tüm dünyaya yayılan, sosyal, ekonomik, teknolojik ve siyasal alanda hâlâ etkileri devam eden dönemi bilim adamları "Modernite” olarak adlandırmışlardır. Modernite olarak adlandırılan sürecin insana, eşyaya, bilgiye, akla, kutsala ve hayata dair referansları geçmiş dönemlerden çok farklı olmuştur.

Modernite temel referanslarını kutsalın reddine, aklın üstünlüğüne, eşya bilgisine ve aydınlanma ideolojisine dayandırır. Ancak bu dönemde üretilen yeni aklın kime hizmet ettiği, bilginin hangi amaçlar için kullanıldığı ve aydınlanmanın kime yaradığı sorgulanmadan bu dönemin insan ve toplumlar üzerindeki etkilerini anlamak mümkün değildir.

Modernite insanlık tarihinde önemli bir yol ayırımı, büyük bir kırılmadır. Modernite ile akıl gelmiş, mantık gitmiş; bilgiye erişilmiş, ancak hikmet kaybedilmiş; zenginlik artmış, ancak huzur yitirilmiş, aydınlanma gelmiş, ancak yeryüzünün dört bir yanı karanlığa gömülmüştür. Bu karanlık dönemi, S. H. Nasr, insanlık tarihinde "bir yol kazası”, Faucault, "insanın ölümü”, İstiklal Şairimiz Mehmet Akif, "tek dişi kalmış canavar”, Sezai Karakoç, "varoluş bunalımı” olarak nitelendirmektedir.

Mezopotamya, Mısır, Grek, Roma, İslam ve Rönesans sonrası Batı modernitesi, insan kadar insanlığın da yükseliş ve düşüş hikâyesini anlatır. Yüce Allah, insan ve toplumların yükseliş ve çöküş dönemlerinin bir imtihan vesilesi olduğunu, bir dönem kaybedenlerin başka bir dönem kazandıklarını Kur’an da şu şekilde anlatmaktadır: "Zira o (iyi ve kötü) dönemleri/günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz ki, Allah iman eden kimseleri seçip ayırsın ve sizden hakikate şahit olanları tesbit etsin; çünkü Allah zalimleri sevmez” (Ali İmran, 140).

Sezai Karakoç, "İnsanlığın Dirilişi” adlı eserinde medeniyet akışı içinde iki çizginin sürekli çatıştığını belirtmektedir. Ona göre gerçek ve yalan, ak ve kara, inanç ve inkâr, adalet ve zulüm, peygamberler ve tiranlar her daim karşı karşıya gelmişlerdir. Bunlardan bir bölümü medeniyetin pozitif yanını örerken, öbür yanı negatif yanını yaşatmaya çalışmıştır (Karakoç, 2013, 11). Mevlana, Hz. Musa ve Firavun örneği üzerinden konuyu çok net biçimde sunmaktadır: "Ey muhatap! Sen zan ediyor musun ki Musa ve Firavun öldü. Hayır, ikisi de ölmedi. Her ikisi senin bedeninde sağlar ve hâlâ kavgalarına devam ediyorlar.” Horderlin "Yeryüzünde insan kadar yücelen ve alçalan başka bir varlık yoktur” derken, gerçekte insan ve onun medeniyet yolculuğundaki pozitif-negatif katkısına işaret etmektedir. Necip Fazıl’ın;

"Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir

Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.”

Dizeleri insan ve medeniyetin pozitif ve negatif damarını tasvir etmektedir. Benzer bir tasviri Mevlana can ve beden üzerinden yapmaktadır. Ona göre "İnsan, mayası Allah’tan olan Yüceler Yücesi bir Can ile aşağıların aşağısı bir bedenden oluşmuştur. Yüceler Yücesi Candan sayısız hikmet ve iyilik akarken; balçıktan olan bedeninden ise yüz binlerce kir, karanlık ve pusu akar.” (Can, 2012). Yunus Emre de "Hak Bir Gönül Verdi Bana” adlı şiirinde insanın çift kutuplu pozitif ve negatif yapısını anlatırken:

"Bir dem cehalette kalır/Hiç nesneyi bilmez olur

Bir dem dalar hikmetlere/Calinus-u Lokman olur

Bir dem çıkar arş üzere/Bir dem iner teht-es-serâ

Bir dem sanasın katredir/Bir dem taşar umman olur

Bir dem gelir İsa gibi/ ölüleri diri kılar

Bir dem girer kibr evine/Fir’avun ile Hâmân olur”

Yukarıdaki bilgilerden anlaşılacağı üzere, modernite ya da modern zamanlarda insan, pozitif çizgiden negatif çizgiye, ilimden cehalete, beka arzusundan fena arzusuna, izzetten zillete düçar olmuştur. Deyim yerindeyse, ruhuna "yabancı bir el” değmiştir. Bu "yabancı el”, onu, özüne yabancılaştırmış, yüklendiği emaneti unutturmuş ve derin çıkmazlara sürüklemiştir. Bu derin çıkmaz madde çağında insanın eşya ile ilişkisini ters yüz etmiş, insanı bozmuş, özüne yabancılaştırmış ve kendisiyle kavgalı hale getirmiştir (Tozlu, 2003). Mevlâna, Mesnevi’de insana hitaben: "Sen toprak üzerine kendi nakşını işledin, (her yeri teknolojiyle donattın) ama ne yazık ki, kendi aslını unuttun.” der. Peyami Safa ise: "Ey insan!,tarihinin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuarlarında aradığın, incelediğin, oyduğun, sırrını deştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok!” serzenişinde bulunur (Can, 2012).

Görüldüğü gibi insana ve onun fıtri yapısına adeta harp açılmıştır. Nietzsche, "Doğal insana savaş, doğal olmayan insanı yaptı” derken bu gerçeği anlatmaktadır (Soykan, 1996). Cemil Meriç de, modernitenin yarattığı sorunları bir alt üst oluş olarak nitelendirerek; "Cilalı Taş Devri’nden bu yana insanlığın en büyük zaferi 19. Yüzyılda gerçekleşmiş: Madde üzerinde hakimiyet. Kimin hakimiyeti? Üç buçuk Avrupalı’nın hakimiyeti. Ya alt üst olan ruh dengemiz?” diyerek, Batının elde ettiği zaferin gerçekte sahte bir zafer olduğunu açıklamaktadır (Meriç, 2013). İnsanı onurlu kılan ve yücelten değerler madde çağında öylesine kuşatma altına alınmış ki, bir mütefekkirimiz bu büyük kuşatma ve saldırıyı, içinde evladının yandığı büyük bir yangına benzetmekte ve daha yüzyıl öncesinden büyük bir infiale kapılarak, "Karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor” (Nursi, 1996) diyerek yakınmaktadır. Çünkü ona göre modernite, fıtratın kanununu çiğnemiş, insanın eşya ile ilişkisini ters yüz etmiş ve onu sessiz sedasız teslim alarak tükenişe sürüklemiştir.

İnsan modernite ile ilk defa küresel ölçekte kutsala sırtını dönmüş, Allah ile olan bağını koparmış, kaderini seküler aklın rehberliğine terk etmiş, madde planında ölçebileceği her şeyi kutsarken, mana planında ölçemeyeceği her şeyi de yok saymıştır. Hayatın öznesi olmak için yaratılan insan, eşyanın hakimiyetine girdiği günden beri içi boş bir hayata talip olmuş, boş hayatın boşluklarını ise hazza ve tene yatırım yaparak kapatmaya çalışmıştır.

Zihnin karışık, bakışın bulanık, kalbin dağınık hale geldiği bu çağda yapılacak dikkatli bir gözlem, modernite denilen sürecin gerçekte bir "modernfitne” olduğunu, bu dönemin bir insanlaştırma değil, nisyanlaştırma, özne şahsiyetten nesne şahsiyete, emanet varlıktan hıyanet varlığa, varoluş çizgisinden yok oluş çizgisine kayış olduğunu açıkça ortaya koyar. Modern zamanlarda insan hiç olmadığı kadar dünyevileşmiş, dünyevileştikçe bireyselleşmiş, bireyselleştikçe bencilleşmiş, bencilleştikçe sorumsuzlaşmış, sorumsuzlaştıkça kendisine yüklenilen emanetlere hıyanet etmiştir. İnsan, "göklerin, yerin ve dağların dahi yüklenmekten çekindikleri” (Ahzab, 72) beş emanet alanını koruma sözünü unuttuğu günden beri yeryüzünde yıkıcı bir alete dönüşmüş, canı kana, malı harama, aklı inkâra, dini hevaya ve nesli fesada sürüklemiştir.

Sezai Karakoç, "İnsanlığın Dirilişi” adlı eserinde modern insanın geldiği noktayı şöyle özetlemektedir: "Görünüşte o bütün dünyayı tutmakta, gerçekteyse dünya ve insanlık artık âdeta şifasız hale geldiğini anladığı veya duyduğu yarasının ateşiyle bir damla da olsa Batı kadehindeki suyu başına çekmekte. Ama bu su tuzlu suymuş, asitmiş, dinlediği yok dünyanın. İnsanlık Batıyı içiyor. Evet, insanlık Batıyı içiyor. Fakat bu içiş onu şifaya götürmüyor. Hatta yavaş yavaş zehirliyor onu” (Karakoç, 2013, 20).

Modern zamanların insanı özgürlük ararken modern köleliğe, Allah’tan kaçarken, sahte tanrılara, yücelmek isterken alçalmaya, kendisiyle barışık olmak isterken kavgalı olmaya, geleceğin sevabını beklerken anın günahına teslim olmuştur. Kitle iletişim araçları ve algı operasyonları yoluyla icat edilen modern insanın aklı anlamadan çok önyargıya, bilgiden çok dataya, gerçekten çok sanal olana ayarlı hale getirildi. Modern çağda insanın içi dışına, özü kabuğuna, gerçeği imajına, geleceği bugününe, insanlığı hayvanlığına yedirilmiştir. Allah’la beraber, Allah’lı bir hayat için yaratılmış olan insan, Şeytan’la beraber ve Şeytan’lı bir hayata talip olmuştur. Modern zamanlarda insan düşmüştür. Bu düşüşün yol açtığı sarsıntıyı "bir bela tüneli”ne benzeten Nurullah Genç, insanın bu düşmeyle ağır bir imtihandan geçtiğini aşağıdaki dörtlükte şu şekilde anlatmaktadır:

"Sensizlik depremiyle hancı düştü han düştü

Mazluma sürgün evi zalime cihan düştü

Sana meftun ve hayran sana ram olanlara

Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü”

Modernite bütün çelişkileri ve çıkmazları bünyesinde yaşatan, insanlık tarihinin en girdaplı, en acılı ve en kayıplı dönemidir. Çağın baskın karakterini en çarpıcı şekilde tasvir edenlerden biri ünlü romancı Charles Dickens’tır. Dickens, "İki Şehrin Hikâyesi” adlı romanının başlangıç kısımlarında çağın belirgin karakterini şu şekilde tasvir etmektedir: "Bütün zamanların en iyisiydi, bütün zamanların en kötüsüydü; hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku; aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi; hem umudun baharı hem de umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı, hem de hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğrudan cennete gidecektik ya da tam da öteki yöne, cehenneme.” (Dickens, 2011).

Evet modernite ile birlikte insan günaha ayarlı bir zihne, zaafları kışkırtılmış bir içgüdüye, sevabın öte dünyadaki getirisini bekleyemeyecek kadar aceleci bir yapıya, Allah’tan arındırılmış bir hayat tasarımına, tek yüzlülüğe dayalı sahici ilişkilerden çok yüzlülüğe dayalı sahte ilişkilere mahkum olmuştur. İstiklal Şairimiz Mehmet Akif bu durumu; "Gün geçtikçe ik yüzlüleri sever oldum; Çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar gördüm.” diyerek anlatmaktadır. Modern zamanlarda insanın konforu artarken mutluluğu azalmış, dış dünyası zenginleştikçe iç dünyası yoksullaşmış, dışı güzelleştikçe içi çirkinleşmiş, etrafı aydınlandıkça gönlü kararmış, kalbi acıktıkça tüketime sarılmış, Sadi’nin deyimiyle bütün bir ömrü "yazın ne yiyeyim, kışın ne giyeyim” tarzında nesne bir varlık halinde geçirmeye başlamıştır. "Biz insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık” (İsra, 13) diyen Yüce Allah, cennet varken çekirge gibi cehenneme üşüşenleri "çok zalim ve çok cahil” (Ahzab, 72) olarak nitelendirmektedir.

Değişmeyen, eskimeyen, solmayan hakikat sistemini bırakıp, aldatıcı, yanıltıcı, azdırıcı yalanlarla yol almaya çalışanlar, er geç "tahta bacaklı atlar”a bindiklerini, modernitenin gerçekte modernite değil gerçek anlamda bir modernfitne olduğunu anlayacaklardır. Yüz deve ödül iştihasıyla Peygamber’i yakalamak için iz süren Süreka bile modern insandan daha akıllıydı. Çünkü Peygamber’i yakaladığında atının çöl kumlarına battığını gördüğünde aman dilemiş, teslim olmuştu. Modern çağlarda modern insan ise, ağzına kadar çamurlara batmakta, yuttuğu çamuru ise şerbet diye içmektedir. Sezai Karakoç, "İnsan ruhu, aşırılığını, Peygamber izinden ayrılmayı pahalı ödüyor. Cezasını adeta kendi eliyle verir gibi. İntihar eder gibi” (Karakoç, 2013, 42) diyor. "Yere düşmekle cevher, sakıt olmaz kadr-u kıymetten” diyor Namık Kemal. Modernfitneye uğrayan insan yere düşmedi, yerin altına battı. Kur’anın ifadesi ile "Sonra (inkâr ve isyan edince) onu aşağıların en aşağısına indirdik” (Tin, 5). Onu battığı yerden çekip çıkarak tek el, 1400 yıl evvel Süreka’ya aman veren Peygamber’in elidir. Son sözü ariflerden bir arif olan Arif Nihat Asya bırakalım. Onun çağrısı insanlığın çağrısı ve duası olsun inşaallah:

"Günler ne günlerdi ya,

Muhammed,

Çağlar ne çağlardı;

Daha dünyaya gelmeden

Müminlerin vardı…

Ve bir gün ki gaflet

Çöller kadardı,

 

Yeryüzünde riya, inkâr hıyanet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, satırlar, sayfalar

"Ebu Leheb öldü” diyorlar

Ebu Leheb ölmedi yâ, Muhammed,

Ebu Cehil kıt’alar dolaşıyor!

 

Haset gururla savaşta;

Gurur; kaf dağında derebeyi..

Onu da yaralarlar kanadından

Gelse bir şefkat meleği..

İyiliğin türbesine,

Türbedar oldu iyi..

Vicdanlar sakat

Çıkmadan ya Muhammed yarına!

İyilikler getir, güzellikler getir

Ademoğullarına…”

Kaynakça

Can, H. (2012). Milli Eğitimin Neresindeyiz?İstanbul: İkinci Adam Yayınları.

Dickens, C. (2011). İki Şehrin Hikayesi. (Çev: M. Arvas). İstanbul: Can Yayınları.

Karakoç, S. (2013). İnsanlığın Dirilişi. İstanbul: Diriliş Yayınları.

Meriç, C. (2013). Bu Ülke. 40. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları.

Nursi, S. (1996). Tarihçe-i Hayat. Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul: Nesil Yayınları.

Soykan, Ö. N. (1996). Eğip Bükmeyen Bir Eğitim Nasıl Olanaklıdır? Türkiye II. Eğitim Felsefesi Kongresi’nde sunulmuş bildiri. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van, 1-9.

Tozlu, N. (2003). Eğitim Problemlerimiz Üzerine Düşünceler. 2. Baskı, Ankara: Mikro Yayıncılık.

 

 

--------------------------------------------

* Bu yazı, Balay, R. (2016). Modernite mi, Modernfitne mi? Yerli Düşünce. 14, 18-21 sayısında yayınlanmıştır.


TANITIM FİLMİ
Hava Durumu