Prof. Dr. Refik  Balay

YENİ TÜRKİYE’NİN YOL HARİTASI DÖNÜP HAKK’A YÜRÜMEKTİR
31.03.2017

Prof. Dr. Refik Balay / Tüm Makaleleri

Her Şey Aslına Rücu Eder

Varlık âlemi uyum ve ahenk kanunu üzere işler. Her ağaç kendi toprağında boy atar, her nehir kendi yatağında akar. Yağmur gökten yağar, otlar yerden biter. Yıllar yılları, yollar yolları kovalar. Ceddimiz: "Kuş bile ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. Kartallar kartalla, kargalar kargayla uçar”. İyi iyiyi, kötü kötüyü çeker. Nura talip olanlar nura, nara talip olanlar nara koşar. Hay’dan gelen Hu’ya gider. Her şey aslına rücu eder.

1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinin büyük bedeller ödeyerek ve binlerce şehit vererek kurduğu son devlettir. Yönetimde laisizmi, eğitimde pragmatizmi, bilimde pozitivizmi, toplumsal alandaki referanslarını Batılı değerlerin üstünlüğüne dayandıran Türkiye, 20. Yüzyıla girerken, yeni bir ligde oynamaya karar verdi. Ancak bu ligde oynayan devletler, bize hiçbir zaman şampiyon olmayı yakıştırmıyor, bizi hep küme düşme hattında tutmaya çalışıyorlardı. Bir İmparatorluk bakiyesi olan Türkiye’nin yeniden ayağa kalkmaması için kontrollü yönetilmesi icap ediyordu. Binlerce yıl savaştığımız, merhum Mehmet Akif’in de "Tek dişi kalmış canavar” olarak isimlendirdiği Avrupa ile aynı çuvala sokulmuştuk. Eşyanın tabiatına muhalif bir iş yapılmış, Avrupa’nın pagan kültürü üzerinden yeni bir insan, yeni bir kültür ve yeni bir toplum inşasına başlanmıştır. Savaş meydanlarında büyük zorluklarla kazanılan muazzam zaferler, masa başlarında ve diplomasinin karanlık koridorlarında bir bir kaybedilmiştir. Avrupa Birliği’ne giriş kandırmacası etrafında tam 54 yıl harcadık. Bizi yıllarca kapısında bekleten Avrupa, bize "ne olan, ne ölen” bir rol biçmişti. Bu süreci bir oyalama taktiği olarak kullanan Avrupa devletleri, zaman içinde açtıkları okullar, kurup, finanse ettikleri sivil toplum örgütleri, yetiştirdikleri binlerce yönetici, ajan ve devşirme aydınlar ile devletimizin bütün kilit noktalarını ele geçirdiler. Adı bizim, kalıbı ve ruhu ise Avrupa’nın, ABD’nin ve NATO’nun olan bir devlet ne kadar bizim olabilirdi? Millet, kendisini boğan bu çuvaldan her çıkmak istediğinde ya darbelerle ya da ekonomik krizlerle hizaya getirilmiştir. Türkiye’nin var olma potansiyelini yıkmak için kimi zaman etnik aidiyetler kışkırtılmış (PKK), kimi zaman da din istismarcılığı bir proje olarak (FETO) sahneye sürülmüştür.

Yüz yıllık hile ve entrikalarla milli iradesi ipotek altına alınan bu millet, 21. Yüzyıla girerken "Yeniden Büyük ve Güçlü Türkiye” vizyonu ile uyandı. Acı tecrübelerden öğrendiklerini kazanıma tebdil etmeye karar verdi. Millet ana meseleyi kavradı. Bir konuda karar vermek zorundaydı. Türkiye’yi yönetme iradesi AB’nin, ABD’nin ve NATO’nun mu, yoksa bu milletin ve bu milletin bağrından çıkanların mı olacak? Sultan Abdülhamit Han en zor zamanlarında Osmanlıyı 33 yıl ayakta tutmayı başarmıştır. Bugün Cumhurbaşkanımıza söylediklerinin aynısını ona söylüyorlardı. Çünkü devletin çarkını onların menfaatlerinin aleyhine, milletin lehine dönderiyordu. Devleti teslim almak için onun güçten ve iktidardan düşürülmesi lazımdı. Onu iktidardan uzaklaştırınca koca imparatorluk çöktü. Koca bir devlet darbeyle yönetimi ele geçiren üç beş maceracının eline geçti. Allah’ın devlet üzerindeki koruma kalkanı kalktı. Felaketler ard arda gelmeye başladı. Balkan savaşlarında 400 yıl boyunca yönettiğimiz eyaletlerimize yenildik, büyük toprak kayıplarına uğradık, Trablusgarp elden çıktı. Ardından gelen I. Dünya savaşı bize büyük yıkımlar getirdi. 600 yıl boyunca hükümran olduğumuz topraklar üzerinde 60 kadar ülke kuruldu.

Bugün de mesele Recep Tayyip Erdoğan meselesi değildir. Mesele, Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında devlet ve millettir. Çünkü o da Abdülhamit Han gibi devleti ayağa kaldırıyor, milleti ihya ediyor, büyük güçlerin zulüm tekerine çomak sokuyor. Devlet ve millet yeni bir ruh ve anlayışla yeniden inşa edilirken, tüm oklar özellikle ona yöneltiliyor. Çünkü milletin ekseriyetinin desteğini sürekli celbeden, bir varoluş ve yeniden diriliş iddiasını teoriden pratiğe döken tek kişi yüz yıl sonra bu milletin Cumhurbaşkanıdır. Bunu Almanya’nın Hansı anladı, bizdeki Hasan anlamadı. İsrail’in Josefleri anladı, bizdeki Yusuflar anlamadı.

Bazıları son zamanlarda yalnızlaştığımızı, yeniden varoluş ve diriliş politikasının sürdürülemez olduğunu iddia ederek, milletimizi geri çekilme davranışına zorlamaktadır. Yalnızlık denilen şey nedir? Hak-Batıl savaşında yanımızda Amerika’yı, Avrupa’yı, NATO’yu, Rusya’yı, Şeytanı mı görmememiz gerekiyor? Öfkemizi kontrol etmek ise bu doğru olabilir. Ama yalnız kalmak, haksız olduğumuz anlamına gelmez. Peygamber Efendimiz de yalnızdı. Ama haksız değildi. Zaten haklı olduğu için Allah, onu ve beraberindeki bir avuç insanı muzaffer etti.

Avrupa’nın Türkiye ile ilgili olumsuz tavrı özellikle PKK çukurlara gömülüp yok edilince ve 15 Temmuz darbe ve işgal hareketi başarısız olunca ayyuka çıktı. Çünkü 40 yıllık iki projelerini (PKK VE FETO) yırtıp çöp tenekesine attık. 16 Nisan’da da 100 yıllık projelerini (İslam’sız Türkiye) yırtıp çöp tenekesine atacağız. Çıldırmaları, öfkelenmeleri, saldırmaları normaldir. 100 yıllık emekleri, projeleri iflas etti. Bunu net görüyor ve bu yüzden kuduruyorlar. Türkiye aslına rücu edince onlar da aslına rücu etti. Bu hesaplaşma er ya da geç bir gün mutlaka olacaktı. Biz, örneğin 2100 yılında aslımıza rücu etseydik, onlar da o tarihe kadar sırtımızı sıvazlamaya devam edeceklerdi. Şimdi yüzümüzü tırmalamaları, bize barbar, canavar diyerek saldırmaları normaldir. Çünkü barbarlıklarını, canavarlıklarını, haydutluklarını tescilledik. Makyajlarını döktük. Onları suçüstü yakaladık ve tüm dünyaya teşhir ettik. Avrupa bu saatten sonra Türkiye’yi niye sevsin, nasıl sevsin? Onun bütün sermayesini batırdık, malzemesini elinden aldık, alet ve edevatını hurdaya çıkardık. Bundan sonra neyle iş yapacak? Kime insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü satacak. Adamları işsiz bıraktık işsiz. Müşterileri kala kala PKK, FETO, Şeytan, bir de içimizdeki Almanlar, İngilizler ve Hollandalılar kaldı. Dostu ve yardımcısı Allah olan ise asla yalnız değildir. "Allah mü’minlerle beraberdir” (Enfal, 19).

Haklı+Güçlü Bir Türkiye

Mücadele güç ile olur. Bu yüzden haklı olmak yetmez güçlü de olmak gerekir. Yeni Türkiye, haklılığını güçle tahkim etmezse niyetlerini eyleme geçiremez. Güçlü olmak için savaşın her tülü enstrümanına sahip olmak ve etkili kullanmak gerekir. Günümüz dünyasında savaşlar, medya, finansman, algılar, istihbarat, terör örgütleri ve ileri teknoloji üzerinden yapılmaktadır. Savaş için çoğu zaman insanların yan yana gelmesine bile gerek yoktur. Yapay zekâ üzerindeki çalışmalar, dünyanın farklı bir evreye geldiğini göstermektedir. Dördüncü sanayi devrimi, dijital çağ, nesnelerin interneti, gen haritası üzerindeki çalışmalar, akıllı fabrikalar ve üretim sistemi dünyada yeni bir çağın geldiğini haber vermektedir. Türkiye’nin bu gelişmelerden bigâne kalması düşünülemez.

Bu yüzden devlet yeniden yapılandırılıp rafine edilirken, bilim ve teknoloji politikasından, milli savunmaya, tarım politikasından eğitim sistemine, eğitim müfredatlarından, öğretmen yetiştirme sistemine kadar birçok konuyu yeni baştan ele almak gerekir. Şimdiye kadar yürüttüğümüz usullerle etkili bir eğitim, kaliteli insan ve güçlü bir toplum inşa edemeyiz. Şu an kullandığımız WhatsApp bir Amerika ürünü ise, bunun TürksApp’nı üretebilmeliyiz. Bindiğimiz Mercedes, Skoda, F-16, Airbus’ın muadillerini yapmamız gerekir. 400 yıldan bu yana sırtımızda taşıdığımız ithalci, taklitçi, hazırcı, kopyacı bir devri kapatma zamanı geldi geçiyor. Bunun için zaman kaybetmeden acilen dünya çapında bir Deha Üniversitesi kurulmalıdır. Türkiye’nin en zeki ve en parlak öğrencileri burada eğitilmeli, bunlar için farklı programlar uygulanmalı, dünyanın en iyi öğretim üyeleri ve araştırmacıları seferber edilmeli, 40 yıllık gelişme ve ilerleme 10 yıllık bir sürede kat edilmelidir. Bugün Yükseköğretim çatısı altında faaliyet gösteren üniversitelerimizin çoğu gerçek anlamda üniversite kimliğinden uzaktır. Çoğunda ağırlıklı olarak öğretim yapılmakta, devlete maaşlı memurlar yetiştirilmektedir. Şair Sadi’nin dediği gibi bütün bir ömrü; "Yazın ne yiyeyim, kışın ne giyeyim” tarzında geçiren bir kitle ile ne bilim ne de teknoloji üretilebilir. İlkokulundan yükseköğretime kadar, kayıt dışı bir eğitim hüküm sürmektedir. Dünyanın parasını harcayıp, yetiştirdiğimiz insanların sağlamlığından emin olamıyor, bunu ölçecek ve denetleyecek bir mekanizmayı bile devreye sokamıyoruz. Yetiştirdiğimiz insanların önemli bir kısmında vatan, millet, bayrak aidiyetleri yok. Çıkara endeksli bir zihin ve duygu anaforuna takılan insanımız bir İngiliz, Alman, Fransız, Amerikan gibi düşünüp hareket etmekte, yeri ve zamanı geldiğinde ekmeğini yediği ülkesini hançerlemek ve tuzağa düşürmek için Türkiye düşmanlarıyla ortak iş tutabilmektedir. Hukuk açığı, kültür açığı ve ahlak açığı olan bu yapı asla sürdürülebilir değildir.

Haklı olmak sadece dosta bir şey anlatır. Düşmana gelince o sadece güçten anlar. Bunun için çok çalışmak, çok üretmek gerekir. Amerika, Avrupa, yan gelip yatan, bir şey üretmeyen, her şeyini dışardan alan, uydu ve pazar olan bir Türkiye’yi seviyordu. Daha düne kadar her şey tam da onların istediği minvalde gidiyordu. Bu yüzden bize saldırmıyorlardı. Ama ne zaman az da olsa üretmeyi hatırladık, kendi tankımızı, silahımızı, insansız hava aracımızı, uydumuzu üretmeye başladık telaşa kapıldılar. Onların çıkarlarına göre değil, kendi çıkarlarımıza göre hareket etmeye başlayınca "maskeli balo bitti”. Şu 15 yılda kaydedilen, ancak bizim bile yeterli görmediğimiz gelişme ve ilerleme Batı’yı korkutmaya başladı. Bu yüzden paracı trolleri, terör örgütleri, medyaları ve içimizdeki Almanlar/Hollandalılar üzerinden saldırmaya başladılar. Türkiye’nin birikmiş 300 yıllık sorunları var. Eğitimde, bilimde, ekonomide ve üretimde yüzyılların sorunlarını 10-15 yıl gibi kısa bir zaman zarfında çözmek mümkün değildir. Ancak şu 15 yıllık zaman dilimi içinde yapılanlar dahi, Cumhuriyet tarihinde yapılanlarla kıyas edildiğinde fevkalade sevindiricidir. Bunu anlamak için geçmiş 80 yılı, son 15 yıl ile mukayese etmek yeterlidir. Türkiye kıpırdadıkça simetrik ve asimetrik tehdit ve saldılar artmaktadır. Daha 10 ay önce 15 Temmuz 2016’da son 1000 yılın en büyük darbe ve işgal teşebbüsü çökertildi. Türkiye, Suriye gibi lime lime parçalanacaktı. Bunları yapan içerdeki hainler (FETO), dışarıdaki Amerika, Avrupa ve NATO’dan habersiz mi çalışıyor? Neden darbenin çökertildiği sabah, ABD ve Avrupa ülkeleri beton çarpmış haldeydiler? Devletin, bütün kurumları az daha bir avuç hain eliyle Batı’ya tapulanacaktı.

Adnan Menderes’i asanlar, aynı gerekçelerle Turgut Özal’ı zehirlediler. Necmettin Erbakan’ı iktidardan ettiler. Şimdi de Recep Tayyip Erdoğan’ı yemek istiyorlar. Bu liderlerin ortak bir yönü vardır: Bunların hepsi de Türkiye’yi büyük, güçlü ve lider ülke yapmayı amaçladılar. Türkiye’yi bilimde, üretimde Batı ile yarıştırmak istediler. O yüzden bu devlet adamlarının tümüne "diktatör” iftirası attılar. Çünkü bunlar ecnebilerin değil, milletin adamıydılar. Biz bu meselede haklıyız, bunda şüphe yok. Ancak haklı olmak yetmez, güçlü de olmak zorundayız. Nerede olursa olsun hak, güç ile tahkim edilmezse sürdürülemez. İşte tam da burada bize "dur” diyorlar. "Haklı olsan da güçlü olmaya hakkın yok” diyorlar. "Sen hep bizim avuçlarımızda evirip çevirdiğimiz haklı bir piyon olarak kalacaksın”. Onlara göre haklı bir Türkiye’yi güçlü de yapmak isteyen kim varsa bir şekilde derdest edilmelidir. Çünkü Türkiye’nin varoluş süreci onların yok oluş sürecine, Türkiye’nin yükseliş trendi onların çöküş trendine mündemiçtir. Özetle söylemek gerekirse; haklı+güçlü Türkiye’nin savaşını veriyoruz. Haklılığımızı güçle desteklemezsek kaybederiz. Ama güçlenmek için de birliğe büyük ihtiyaç vardır. O yüzden durmadan birliğimize saldırıyorlar. Milleti bölmeye, dağıtmaya, küçültmeye, potansiyelini sıfırlamaya çalışıyorlar. Ne yapsalar boş. Allah nurunu tamamlayacaktır. Yeter ki biz büyük hatalar yapmayalım. Küçük hatalarımızı da O, sonsuz rahmetiyle affedicidir. Biz seferden sorumluyuz. Zafer mi? O Allah’ın işi. Hak ediyorsak bize gösterir, hak etmiyorsak bize değil, hak eden sonrakilere gösterir. O, neyi, ne zaman, kime vereceğini en iyi bilendir. Biz sadece ödevimizden sorumluyuz. Ödevimiz: "İnsan için ancak çalıştığı vardır” (Necm, 39) ilahi yasasının gereklerini yerine getirmektir. Güçlü ve zayıf yanlarımız iç içedir. Fırsatlarımız ve tehditlerimiz beraberdir. "Muhakkak ki her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır” (İnşirâh, 5). Zorluğu ve kolaylığı belirleyen ana unsur çabadır. "Biz insanın kaderini çabasına bağlı kıldık” (İsra, 13) diyen Yüce Mevla, yola bakar, yolda yürüyene bakar, bir de yolda nasıl yüründüğüne bakar. Tıpkı Ömer Karaoğlu’nun "Yol mu Dayanır?” şarkısında dediği gibi:

"Yağmur düştü yolumuza/Dolu kar vurdu

Yiğit, yiğide yanaşmak/Yine kâr oldu.

Gönül, gönüle değince

Yol mu dayanır ey dost, yol mu dayanır?

 

Arif olan söylemişti/Bu yol çetindir
Gözümün nuru Peygamber/O da yetimdir

Omuz, omuza verince

Yol mu dayanır ey dost, yol mu dayanır?

 

Zaman sevdamıza gebe/Asla bükülme
Elbet bu yol düze çıkar/Sakın dökülme

DÖNÜP HAKK’A YÜRÜYÜNCE

Yol mu dayanır ey dost, yol mu dayanır?”

TANITIM FİLMİ
Hava Durumu